BURADASINIZ : İstanbul Avukat > > Tıbbi Hata - Komplikasyon Ayrı

MALPRAKTİS İLE HASTALIKTAN KAYNAKLANAN KOMPLİKASYON ARASINDAKİ HUKUKİ AYRIM NASIL OLMALIDIR?

GİRİŞ


Hekim ve hasta arasındaki ilişki, hekimin mesleki bilgisinden kaynaklanan “üstün”lüğü; hastanın da fiziki veya ruhi durumundan kaynaklanan “muhtaç”lığı üzerine kuruludur. Taraflar arasındaki bu eşitsizlik, diğer sorunlarla beraber, hukuki sorunları da beraberinde getirmektedir.
Bu hukuki sorunların büyük bir kısmı, tedavi öncesinde, tedavi sırasında ya da tedavi sonrasında hastada meydana gelen öngörülebilen ya da öngörülemeyen zararlardan kaynaklanmaktadır.
Bu noktada, hekimin teşhisi doğru koyması, doğru tedaviyi uygulaması; bu tedaviyi uygularken de hastada meydana gelebilecek komplikasyonları öngörüp, hekimin yükümlülüklerinden olan aydınlatma yükümünü yerine getirmesi, yani hastanın tedavi ile birlikte kendinde oluşabilecek zararlar hakkında geniş bilgi sahibi olması ve oluşabilecek bu zararlara rıza göstermesi önem kazanmaktadır.
Meydana gelen tüm zararlardan hekimi sorumlu tutmak doğru değildir. Hekimin sorumlu olabilmesi için yükümlülüklerini ihlal etmesi gerekir. Burada en büyük sorun, hekimin yükümlülüklerini hangi durumda yerine getirdiği ve hangi durumda ihlal ettiği konusunda çıkmaktadır. Bu sorunun çözümü için de malpraktis ve komplikasyon ayrımının iyi yapılması gerekmektedir.
Yazının geri kalan kısmında, bu kavramların tanımı ve ayrımın nasıl yapılabileceği ele alınmıştır.


I. TIBBİ MÜDAHALE KAVRAMI


Tıbbi müdahale, fiziksel ya da psikolojik nitelikteki hastalıkları, acıları, hastalık niteliğini taşımayan fiziksel (örneğin belli dereceye kadar şaşılık) ya da psikolojik bozuklukları, yine hastalık niteliğini taşımayan şikâyetleri (örneğin, hamilelik esnasındaki şikâyetleri) önlemek, teşhis etmek, iyileştirmek ya da bunların etkisini hafifletmek amacıyla doğruda ya da dolaylı olarak tedavi amacı güden insan vücuduna yapılan tüm müdahalelerdir.


II. KLİNİK İATROJENES KAVRAMI


Hekim ya da sağlık çalışanlarının, tıbbi uygulamaları sırasında hastada oluşturdukları her türlü zarar “klinik iatrojenez” olarak adlandırılır. İatrojenes kavramı, klasik Yunanca’ da “iatros” ve “genesis” sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. “İatros” sözcüğü, hekim anlamına gelir. “Genesis”in manası ise “köken”dir.
Ortaya çıkan bütün zararlardan hekim sorumlu tutulamaz. Bu adalete aykırı bir tutum olacaktır. Burada hekimin kusuruna, özenine, öngörüsüne bakılmalıdır. Bu noktada, iatrojenez kavramı, ikiye ayrılarak, tıpta yanlış uygulama (malpraktis) ve hastalıktan kaynaklanan komplikasyon kavramlarını beraberinde getirir.

A. Doktor Hatası Ve Tıpta Yanlış Uygulama (Malpraktis,Tıbbi Uygulama Hatası) Kavramları


Doktor hatası, doktorun hatalı tıbbi tedavi veya görev ihmali sonucu hastanın yaralanmasına veya zarar görmesine yol açmasıdır.
Tıpta yanlış uygulama ya da diğer adıyla malpraktis, hatalı tedavi ya da tıbbi ihmal diye özetlenebilir. Bir başka tanımla tıpta yanlış uygulama, hekimin veya hastaya müdahale eden ekipten bir kişinin hastanın tedavisini yaparken başarısızlığı, beceri eksikliği ya da ihmali nedeniyle tıp biliminin somut olayda öngördüğü önlemler dışına çıkarak hastaya zarar vermesidir. Bu tanım sağlık alanında, hastaya müdahale yetkisi bulunan tüm sağlık çalışanlarının öneri ve uygulamaları sonucu hastalığın, normal seyrinin dışına çıkarak meydana gelen olayların tümünü içermektedir.
Yani tıpta yanlış uygulama kavramı daha geniş ve kapsayıcıyken, doktor hatası kavramı sadece doktoru ele almaktadır. Birçok kaynakta bu iki kavram aynı anlamda kullanılmış olsa da doğuracakları sonuçlar bakımından ayrılmalarında büyük önem vardır.
Dünya Tabipler Birliği’nin 1992 Yılında yapmış olduğu “Tıpta Yanlış Uygulama” konulu bildirgesine göre, Tıbbi yanlış uygulama (malpractice); doktorun tedavi sırasında standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan “zarardır”.
“Malpraktis”(tıbbı kötü-yanlış uygulama) tanımı mevcut uygulamalarda yetersiz biçimde ele alınmaktadır. Malpraktis yalnızca bir girişimin, bir tedavinin ya da uygulamanın(fiil`in) yanlış, eksik yapılması demek değildir. Aynı zamanda yapılması gerektiği halde yapılmayan bir işlem de bir mağduriyet doğurabilir.
Türk Tabipler Birliği Hekimlik meslek etiği kurallarının 13. Maddesi şu şekildedir:“Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi ‘hekimliğin kötü uygulaması’ anlamına gelir.”
Bu konuda bir de Yargıtay kararı örneği vermek yerinde olacaktır: “Hekim tıp verilerini yanlış ya da eksik uygulamışsa, mesleğinin gerektirdiği özel görevlere gereği ve yeteri kadar uymamışsa kusur var demektir.”
Alman Federal Mahkemesi’nin kararına göre, eğer hekim tıbbi hata yapmak dolayısıyla hastasına zarar vermekle suçlanıyorsa, somut olayla ilgili mesleki bilgi ve tecrübesine dayanarak doğru karar verdiğini, gerekli önlemleri aldığını ve bunları dikkatlice uyguladığını kanıtlamak zorundadır. Bir başka Alman Federal Mahkemesi Kararına göre, hekim sorumluluğunun belirlenmesinde önemli olan, tedavideki hataların hekimin dikkatsizliğiyle paralel gelişeceğidir.
Tıbbi uygulama hatası, standardın altında kalınması veya üstüne çıkılması ile söz konusu olabileceği gibi, icrai bir hareketle veya ihmali bir hareketle de söz konusu olabilir. Bu itibarla hekimin özen yükümlülüğünü ihlali, bir müdahaleyi gerekli olduğu şekilde yapmaması şeklinde söz konusu olabileceği gibi, gerekli müdahaleyi hiç yapmaması şeklide de olabilir. Dolayısıyla hareketin ihmali veya icrai olması arasında bir fark gözetilmemelidir. Kısaca, tıbbi uygulama hatasının, yapılmaması gerekli davranışın yapılması (icrai) veya yapılması gereken bir davranışın yapılması (ihmali) suretiyle, yani ihmal suretiyle icrai şekilde de ortaya çıkabileceğini söylemek mümkündür.
Yukarıda belirtilen tüm tanımlardan da anlayacağımız üzere sonuç, hastanın zarar görmesidir; ancak bu sonuçtan hekimin sorumlu tutulabilmesi için hatalı tıbbi tedaviye; hatalı tıbbi tedavinin saptanabilmesi için ise, belli unsurlara ve şartlara ihtiyaç vardır. Scott’a göre bu unsurlar 5 ana başlık altında toplanır:
1. Meslek ve sanatta acemilik (normal altı sağlık hizmeti)
2. Hastaya kasıtlı olarak zarar vermek
3. Hasta – hekim sözleşmesine aykırı hareket etmek
4. Yanlış tehlikeli muayene sonucu hastanın zarar görmesi
5. Tıbbi aletlerin tehlikeli kullanılmasından dolayı hastaya zarar vermek
Ulsenheimer ise, tıbbi müdahale hatalarını, şu başlıklar altında toplamıştır:
1. Teşhis Hatası
2. Kontrol ve fiziki muayene hatası
3. Operasyon sırasında yabancı cisimlerin unutulması
4. Yanlış veya yetersiz anamnez
5. Sonuçların derlenmemesi(Röntgen, Laboratuar, Kan tahlili vs.)
6. Yanlış tedavi seçimi
7. Aydınlatma, tavsiye ve bilgilerin yanlış veya eksik verilmesi
8. Yanlış ilaç verilmesi, doz aşımı veya yetersiz dozda ilaç verilmesi, hekimin veya ekipten kişilerin değiştirilmesi
9. Hijyen kurallarının ihlali
10. Komplikasyonun öngörülememesi
11. Yanlış operasyon veya reanimasyon tekniği
12. Stoklamada yanlışlık
13. Tıbbi ekipman ve hizmet hataları
14. Enjeksiyonların, infüzyonların veya transfüzyonların yanlış uygulanması
15. Hastanın hastaneye yetiştirilmesinde veya hastaneye yatırılmasında ihlal, Uzman doktora danışılmasında geç kalınması, Hastanın ayılma odasından erken çıkarılması
Knight’ a göre, tıpta yanlış uygulama iddiaları öncelikle iki gruba ayrılır:
1. Hukuka aykırı davranışlar: Hastaya yaklaşım prosedürlerinde, aydınlatılmış onam alma, sır saklama, tıbbi kayıt tutma gibi olması gereken davranışlarda özensizlik şeklinde görülmektedir.
2. Mesleki bilgi ve beceri eksikliği:
a.Tanıda yetersizlik/gecikme
b.İlaçların ciddiyetsiz uygulanması
c. Konsültasyon eksikliği şeklinde görülen durumlardır

Kanımızca tıpta uygulama hatalarını şu alt başlıklarda incelemek yerinde olacaktır:
1. Teşhis konusunda yargı hatası
2. Tedavi Hataları
3. Aydınlatma ve tavsiyelerin eksikliği
4. Komplikasyonun zamanında fark edilememesi

1. Teşhis Hatası
Hekim, tıbbi müdahalesini yerine getirirken ifa etmesi gereken ilk edim, teşhis koyma yani rahatsızlığı belirleme edimidir.
Doğru teşhisi koymak, hekim yükümlülükleri arasında en zor yükümlülüklerden biri olduğu tartışmasızdır. Hekim, teşhisi koyarken, gerekli tüm tetkikleri özenle yapmalı ve bu sırada da tüm teknolojik gelişmelerden yararlanmalıdır. Teşhis, anamnez alma, fiziksel muayene etme ve tetkiklerin sonuçların değerlendirilmesiyle konulur.
Yani, hekimin teşhis koyma yükümlülüğünün 3 kısımdan oluştuğunu söyleyebiliriz:
* Anamnezi Tam ve Doğru Alma Yükümü: Anamnez, doktorun hastaya teşhis koyma amacıyla ona sorduğu sorular sonucu elde ettiği “hasta öyküsü” dür. Hastanın mevcut ya da geçmiş hastalıkları hakkında, kendisinden ya da bir yakınından alınan bilgilerdir. Anamnezde olması gereken bilgiler şunlardır:
-Hastanın kimlik bilgileri
-Hastanın rahatsızlıkları
-Hastanın önceden geçirdiği belli rahatsızlıklar
-Hastanın kronik bir rahatsızlığının olup olmadığı
-Hastanın ailesinde belli rahatsızlıkların olup olmadığı
-Hastanın sosyoekonomik durumu
-Hastanın alışkanlıkları
Anamnez, hekimin teşhis koyması sırasında en önemli adımdır. Fiziki muayene ve yapılabilecek tetkikler büyük çoğunlukla anamneze göre belirlenir.
* Fiziki Muayene Yapma Yükümü: Fiziki muayene, doktorun elle veya basit bazı araçlarla teşhis koymaya çalışmasıdır. Fiziki muayene dört kısımdan oluşur. Bu kısımlar:
-İnspeksiyon: İnspeksiyon, fiziki muayenenin ilk aşaması olup, kısaca gözle muayene olarak tanımlanabilir. Hekim hastanın cilt rengine, venöz dolgunluk olup olmadığına, kolleteraller olup olmadığına; ciltte kabarıklık, şişlik, ameliyat izi, darp izi vs. olup olmadığına; skleralarının(göz akı) rengine*;göz kapakları ve mukozalarının rengine ve birçok başka etkene bakılır.
-Palpasyon: Hastanın söz konusu bölgesinin elle dokunarak muayene edilmesidir. Amaç bölgede herhangi anormal bir şişlik olup olmadığını tespit etmektir. Bu yüzden palpasyon mutlaka bilateral (simetrik) bir şekilde yapılmalıdır. Palpasyonda atlanmaması gereken şayet muayene bölgesinde varsa lenf nodlarının büyüklüklerinin normal olup olmadığının kontrol edilmesidir. Ayrıca palpasyonda hastanın kalp atışları veya solunum titreşimi de araştırılabilir. Bunlar da olup olmamaları, şiddetleri veya karakterleri belirlenerek hekime bazı bilgiler verir. Palpasyon yüzeysel palpasyon ve derin palpasyon olmak üzere ikiye ayrılır. Önce uygulanması gereken yüzeysel palpasyondur. Palpasyonda ellerin soğuk olmaması önemlidir. Örneğin bir batın muayenesinde eller soğuk olursa istemsiz olarak ellediğimiz bölgedeki kaslar kasılır ve yanlış bulguya sebep olur.
-Perküsyon: Perküsyon özellikle batında(karın) ve toraksta(göğüs) kullanılır. Sol elin orta parmağı hastanın muayene edilecek bölgesine koyulur,sesin şiddetinin azalmasını engellemek için diğer parmaklar cilde değmeyecek şekilde tutulur. Sağ elin başparmağı sol elin orta parmak ucuna vurulur. Vurma hareketi bilekten sağlanır,vurucu parmak oynatılmaz. Perküsyonda amaç iç organların normalde boş ya da dolu olan kısımlarını test etmektir. İçi boş olan organlar ya da vücut kompartımanları timpanik ses(tiz) verirken, dolu organlar ya da içi dolu olan vücut kompartımanları mat(bas) ses verir. Normalde boş olması gereken bölgeden dolu ses alıyorsak bu bir patoloji olduğunu gösterir.
-Oskultasyon: Hastanın sözkonusu bölgesinin steteskop aracılığıyla dinlenmesidir. Bu yöntem genelde göğüs hastalıkları ve batın hastalıklarını araştırmada kullanılır. Organlardaki normal ve anormal sesler dinlenir. Oskültasyon batın muayenesinde inspeksiyondan hemen sonra yapılır. Çünkü elle baskı yapıldığında batındaki iç organların normal kasılma ritmleri değişir ve yanlış bulguya sebep olur.
* Gerekli tetkiklere başvurma: Hekim iyi bir tedavi uygulayabilmek için teşhisini doğru koyması gerekir. Teşhisin doğru koyulabilmesini sağlayan en önemli adım tetkiklere başvurmadır. Hekim gerek duyduğunda teşhisini kesinleştirmek için kan ve idrar tahlili, bilgisayarlı tomografi, ultrasonografi, veya MR gibi tetkiklere başvurmalıdır.
Teşhis konusunda hata, hekimin hastasına hatalı olarak hastanın sahip olmadığı bir teşhisi koyması; ya da tam tersi olarak hastasında var olan bir hastalığa teşhis koyamamasıdır.

2. Tedavi Hatası
Hekim, Hipokrat yemini dolayısıyla münhasıran hastanın iyiliğini düşünmek zorundadır.
Hekim, aldığı anamnez, yaptığı fiziki muayene ve yaptırdığı tetkikler sonucu mesleki bilgi ve tecrübesiyle bir teşhis koyar. Ardından yine mesleki bilgi ve tecrübesiyle hastanın durumuna en uygun, teknolojik bakımdan en ileri ve en az acı çektirecek tedaviyi belirler. Yanlış tedavi seçimi, hekimin hukuki yasal sorumluluğunu doğuracaktır.
Hekim tedavisi sırasında, teşhis koyduğu rahatsızlık için tıptaki standart uygulamayı yapmak zorundadır. Bu konuda hekimin kendini sürekli geliştirmesi yükümlülüğü karşımıza çıkmaktadır. Eğer hekim, tıptaki gelişmeleri izlememişse, bilgilerini geliştirmemişse ve eski tedavi yöntemlerinden öteye geçememişse öncelikle meslek sorumluluğu söz konusu olacak ve bunun yanı sıra ihmali nedeniyle de sorumlu olacaktır.
Bazen tanının doğru olmasına karşın, tedavinin hatalı olma ihtimali vardır. Tedavi, somut olaya göre uygunsuz olabilir ya da hekim tarafından hatalı şekilde uygulanmış olabilir ve bu durumda hasta zarara uğrayacaktır.
Operasyon sırasında yapılan bir hata ya da yabancı bir cismin unutulması da tedavi hatası sınıfına sokulabilir.
Yine yanlış ilaç verilmesi, doz aşımı veya yetersiz dozda ilaç verilmesi de tedavi sırasında yapılan hatalara örnek olarak gösterilebilir.
Yanlış operasyon veya reanimasyon tekniği, hijyen kurallarının ihlali gibi birçok durum, tedavi hatası sınıfına sokulabilir.
Tedavinin hatalı olması durumunda da malpraktis söz konusu olur ve hekimin yasal sorumluluğuna yol açar.

3. Aydınlatma ve tavsiyelerin eksikliği
Aydınlatma kavramının yüküm, yüklenti, ödev, yükümlülük kavramlarından hangisine dâhil olduğu tartışmalıdır. Ancak sonuç olarak aydınlatma yükümlülüğü ihlal edildiği takdirde, hukuksal bir müeyyideyle karşılaşılacaktır.
Hukuki bakımdan, hekim ile hasta arasındaki ilişki, bir tedavi sözleşmesi olup bu sözleşme bazı yazarlara ve hukuk sistemlerine(örneğin Alman ve Avusturya) göre hizmet sözleşmesi; bazı yazarlara ve hukuk sistemlerine(örneğin İsviçre ve Türkiye) göre vekâlet sözleşmesi; belli istisnai durumlarda ise istisna sözleşmesi olarak nitelendirilmektedir.
Hasta ile hekim arasındaki ilişkinin hukukumuz açısından vekâlet ilişkisi olmasından dolayı, aydınlatma yükümü, birçok yazar tarafından vekilin sadakat borcu olarak açıklanmaktadır.
Hasta-hekim ilişkisi hukuken bir vekâlet ilişkisi olmakla beraber, işin doğası gereği, sözleşmenin taraflarından birinin konu üzerinde az bilgi sahibi olması gereği güven ilişkisidir. Aydınlatma yükümü, taraflar arası güven ilişkisinin mevcut olduğu ilişkilerde daha ön plana çıkmaktadır Hekimin hasta üzerindeki her önlemi, hastanın da onayını, katılımını gerektirir. Hekim, aydınlatma yükümlülüğü çerçevesinde, hastasına onun rızasının ve kararının oluşmasına temel teşkil edecek olan bütün bilgileri vermekle yükümlüdür. Hasta aydınlatma neticesinde, hastalığının ne olduğunu ve buna karşı nelerin yapılabileceğini tam anlamıyla bilmelidir. Aydınlatma, hekimin vereceği bilgilerle uygulanması düşünülen tedavi yöntemi üzerinde hastayı özgürce karar verebilecek bir duruma getirmesidir. Yani aydınlatma, hastanın rızasının koşulu olarak değerlendirilmektedir.
Tüm bu sebeplerden dolayı, acil vakalar hariç olmak üzere, hekim tedaviye başlamadan uygun bir süre önce, hastasını uygulayacağı tedavi konusunda aydınlatmalıdır. Alman Federal Mahkemesi Kararına göre, “Operasyondan bir gece önce yapılan aydınlatma hastanın karar verebilmesi için yeterli değildir”.
Aydınlatma öncelikle 3 türe ayrılır:
İlk tür olan müdahale aydınlatması; teşhis aydınlatması, süreç aydınlatması ve riziko aydınlatması olarak üçe ayrılır.
* Teşhis aydınlatması, hekimin hastasını muayenesi neticesinde elde ettiği bulgular kapsamında vardığı teşhis konusunda hastasını aydınlatmasıdır. Özel bir haklılık sebebi olmaksızın susmak ya da teşhisi gizlemek, aydınlatma eksikliği bağlamında hekimin özen yükümünün ihlali anlamına gelir.
* Süreç aydınlatması, konulan teşhise karşı yapılacak müdahaleyi yani tedaviyi kapsar. Doktor süreç aydınlatması kapsamında, yapacağı müdahaleyi neden seçtiğini, niçin önerdiğini; uygulanabilecek alternatif yöntemler varsa bunların ne olduğunu ve yine neden bu yöntemleri seçmediğini açıklar.
* Riziko aydınlatması, tedavinin risklerini kapsamaktadır. Başta cerrahi müdahaleler olmak üzere, her tıbbi müdahalede, komplikasyonlar veya öngörülemeyecek gelişmeler olabilir. Hekim bu noktada, tıp bilimindeki bilimsel ve teknik gelişmeler ve kendi tecrübeleri doğrultusunda, hastayı, tedavinin riskleri ve yan etkilerinin ne olduğu konusunda aydınlatmalıdır.
Hekim tedavinin risklerini anlatırken, öncelikle hastanın can veya uzuv kaybı olasılığı üzerinde durmalıdır. Ardından gerçekleşmesi muhtemel diğer komplikasyonlar hastaya anlatılmalıdır. Bu konuda matematiksel ve istatistiksel verilerden yararlanılabilir. Komplikasyonların ağırlığı ve hastanın fiziksel özelliklerinden dolayı hangi komplikasyonlarla karşılaşmasının muhtemel olabileceği de açıklanmalıdır.
Alman Federal Mahkemesi kararına göre, “…Aydınlatma, endikasyonun ağırlığının anlatılmasıyla belirginleştirilmelidir. Bu kapsamda, müdahalenin zorunluluğu, ivediliği ve tedavinin başarı şansı anlatılmalıdır. Bunun yanında özellikle hastanın yaşamını sürdürmesini etkileyebilecek risklerin ağırlığının da belirtilmesi gerekmektedir.”
Bir başka karara göre, “… Hekim, ortaya çıkabilecek komplikasyonları istatistiksel olarak açıklamak zorunda değildir. Ancak, bu hekimi riskin yüksekliğini açıklama zorunluluğundan muaf tutmaz. … Küçük riskleri hekim ‘az görülür’ veya ‘nadiren’ şeklinde nitelendirebilir”
İkinci tür olan koruma aydınlatmasında amaçlanan, hastanın kişisel durumu, ilaçların yan etkileri ve tedavi sürecinin işleyişi konusunda hastayı bilgilendirmek suretiyle, hastanın doğru ve kendi menfaatine uyan davranışı gerçekleştirmesini sağlamaktır.
Bunun dışında özel aydınlatma türleri de yer almaktadır. Örneğin, hekimler operasyonun ya da tedavinin ekonomik boyutunu hastalarına açıklamalıdır.
Deutsch ve Spickhoff’a göre, aydınlatma, tedavinin ivediliğini, tıbbi önlemlerin ertelenebilirliğini, öngörülen riskleri, riskli endikasyonları, tedavinin başarısız olma riskini, tedavinin sıklığını, hastalığın normal gelişimi ile risk karşılaştırmasını, diğer güveli alternatifleri, güncel ve konservatif tedavi yöntemlerini içermelidir.
Katzenmeier ise, aydınlatma yükümlülüğünün kapsamında Deutsch ve Spickhoff’un birçok başlık altında topladığı yükümlülükleri dört başlık altında toplamıştır: Müdahalenin ivediliği, tedavi sırasında ortaya çıkabilecek riskler, alternatif tedavi yöntemleri, Aydınlatmanın sınırlanması.
Roxin ve Schroth da aydınlatma yükümünün kapsamına teşhis aydınlatmasını, süreç aydınlatmasını, riziko aydınlatmasını ve terapi aydınlatmasını dahil etmişlerdir.
Ayrıca hekim, tedavi sona erdikten sonra, hastalığın nüksetmemesi için, çeşitli tavsiyeler de vermelidir. Örneğin, sigara içmemesi, ağır kaldırmaması, diyet yapması gibi tavsiyeler verilebilir.

4. Komplikasyonun Zamanında Fark Edilmemesi


Malpraktisin bir başka türü de komplikasyonun zamanında fark edilememesi ya da fark edilmesine rağmen gerekli önlemlerin alınmaması sonucu hastanın zarar görmesidir.
Hekimin yasal sorumluluğu konusunda en büyük sorun burada çıkmaktadır. Yapılan birçok tıbbi müdahalenin yan etkisi veya müdahale sonrasında ortaya çıkabilecek komplikasyonlar önceden bilinmektedir. Ancak, bu yan etki ve komplikasyonlara rağmen hastanın başka şekilde tedavisi mümkün değilse, bunlar göze alınmalıdır. Önceden öngörülen komplikasyonlara karşı her türlü bilgi, beceri, ilaç, tıbbi teçhizat hazır bulundurulmalıdır. Bunlar hazır bulundurulmadığı takdirde, malpraktisten söz edilebilecek ve hekimin sorumluluğu yoluna gidilecektir. Bu konu, makalenin sonraki kısımlarında ele alınacaktır.

B. Hastalıktan Kaynaklanan Komplikasyon(İzin Verilen Risk) Kavramı


Komplikasyon kelime olarak “karışmak”, “karışıp kaynaşmak” anlamlarına gelir. Bunu tıp bilimi için kısaca tanımlayacak olursak komplikasyon, bir hastalığın seyri sırasında, önceden beklenmeyen bir durumdur.
Hekim hastanın bakımını üstlendiğinde hastanın bu eylemden yarar sağlayacağı umulmakla birlikte tıp biliminde bunun bir garantisi yoktur. Hemen hemen bütün hekimlik uygulamaları hastalar yönünden belirli bir risk oluşturmaktadır. Bu riskler, hekimlik uygulamalarının doğasından kaynaklanmakta, büyük kısmı hekim tarafından gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsa bile kaçınılmaz nitelik taşımaktadır. Ortaya çıkacağı veya çıkma ihtimali bulunduğu bilindiği, öngörülebildiği halde uygulamanın yapılması belirgin derecede hasta yararına ise, bu riskler, uygulamanın yapılmasına engel kabul edilmez. Söz konusu riskler, hastanın bilgisi dâhilinde (aydınlatılmış onam) olduğu takdirde hekim, bu zararların ortaya çıkmasından sorumlu değildir. Bu kavram, hukukta “izin verilen risk” olarak ifade edilirken, kavramın tıptaki karşılığı “komplikasyon”dur.
Şayet komplikason, zamanında fark edilemez veya fark edilmesine karşın gerekli önlemler alınmaz ya da fark edilip önlem alınmasına karşın yerleşmiş standart tıbbi girişimde bulunulmaz ise, bu durumda önceden de belirttiğimiz gibi, komplikasyon, malpraktise dönüşür.
Bir hukuki yararın tehlikeye sokulması, son tahlilde hastanın yararı açısından tek araç ise, hukuken bu yararın tehlikeye sokulmasına izin verilmektedir. Tıbben gerekli olan bir müdahaleyi; modern tıbbın gereklerine, hekimlik mesleğinin yüklemiş olduğu dikkat ve özen yükümlülüğüne uygun olarak yapan sağlık personelinin kusurundan söz edilemez ve dolayısıyla, bu müdahaleyi yapan sağlık personelinin hiçbir şekilde hukuki sorumluluğu yoluna gidilemez.
Bu konuda bir Yargıtay kararı örneği verebiliriz:
“Sanığın başı boş bıraktığı köpeği tarafından ısırılıp yaralanan mağdureye kuduz aşısı uygulandığı, 15. aşıdan sonra hastalandığı ve öldüğü, Adli Tıp Kurumu 5. İhtisas Kurulu raporunda, - ölümün köpek ısırmasını takiben tatbik edilen kuduz aşısının bünyevi sebeplerle husule getirdiği alerjik ensefalit sonucu gelişen dolaşım ve solunun yetmezliğinden- kaynaklandığının, kuduz aşısına ve aşının tatbik şekline atfı kabil kusur bulunmadığının bildirildiği, keza, Yüksek Sağlık Şurası raporunda, - kuduz aşıları neticesinde bazen bu tip ensefalis komplikasyon olarak meydana gelebilmektedir. Bu komplikasyonlar nedeniyle aşıyı yapan kimseyi kusurlu bulmak mümkün değildir”
Yargıtay kararında da belirtildiği gibi, komplikasyon sebebiyle ortaya çıkan zararlardan hekimi sorumlu tutmak mümkün değildir.
Bu konuda birkaç Yargıtay kararı da incelemek yerinde olacaktır:
“... bel fıtığı ameliyatlarında hekimin muhtemel komplikasyonlara karsı tedbir alması gerekir. ... uzun süredir bel fıtığı yakınması olan hasta beyin uzmanı olan operatör doktor Y.Ç.E.nin özel hastası olup yatak istirahatından yarar sağlamaması üzerine hastalığının operasyonla düzeleceği hekim tarafından belirlenir. Özel bir hastanede yapılan ameliyattan 3 saat sonra doktor hastanın tansiyonunun düştüğünü belirtir ve ... üniversitesi hastanesine gönderilmesini ister. ... hasta ambulansla ve doktor refakatinde bu hastaneye götürülür. Acil serviste gerekli girişimler yapılan hasta 1,5 saat içinde intraabdominal kanama ön tanısı ile damar cerrahisi tarafından ameliyata alınır. Gelişen komplikasyonlar sonucu ameliyatın 6. gününde ölür. Ölüm nedeni akut respiratuar distres sendromu, mezenter trombüs ve bağırsak nekrozu olmakla birlikte olayların başlamasına neden, bel fıtığı ameliyatı sonucunda oluşan sol iliak arter ve üreter yaralanması sonucu gelişen ağır hipovolemi ve retroperitonial hemotomdur.... bel fıtığı operasyonlarında söz konusu damar yaralanması çok ender de olsa rastlanan bir komplikasyondur. Ancak mesleğinde yeterli tecrübeye sahip bir hekimin böyle bir komplikasyondan kaçınmak için disk materyali çıkarılırken gerekli komplikasyonları hesaplaması gerekirdi. Damarın disk kapsülüne yapışık olması sonucu komplikasyonun kaçınılmaz olacağı da bir gerçek olmakla beraber, hekimin böyle bir durum olup olmayacağını anlamak amacıyla bir tetkik (MR gibi) yaptırmamış olması özensizlik olarak değerlendirilmiştir. Operasyon öncesi ve sonrasında gerekli özeni gösteren hekimin, operasyon sırasında da aynı özeni göstermesi gerekirdi. Hastanın ölümünde hekim 4/8 oranında kusurludur. ...”
“...komplikasyona bağlı iç kanamada hekimin kusuru yoktur. ... trafik kazası geçiren A.Y. genel durumu iyi, ulna kırığı saptanmış, tansiyon nabız şuur normal iken çekilen grafilerde ulna ve pelvis kırığı saptanır. Ortopedi uzmanı tarafından yatırılarak gözlem altın alınan hasta gece birkaç defa kusar ve sabah kahvaltısını yaparken aniden fenalaşan hastanın kan basıncı 50/20 ml. Hg. olarak saptanmış, gerekli müdahalelere rağmen kaybedilmiştir. ...... hekim gerekli tedbirleri yaptırdıktan sonra ilgili branş hekimleri ile gerekli konsültasyonu yaptırarak hastayı gözlem altında tutmak için yatırmıştır. Pelvis çatlaklarında tedavinin öncelikle istirahat, gerekirse operasyon olduğu, emboli riskinin yüksek olduğu, kanama riski olduğu, bu durumdaki hastanın takip edilmesi gerektiği, bu hastanın da gerekli takibinin yapılmış olduğu, bu kanamanın muhtemel komplikasyonlardan olduğu, olaya karısan tüm hekimleri yaptıkları tanı ve tedavi işlemlerini tıp kurallarına uygun olarak gerçekleştirdikleri, ortalama özen ve dikkati gösterdikleri, hekimlerin hastanın ölümünde kusurlarının bulunmadığı sonucuna varılmıştır...”

III. MALPRAKTİS VE KOMPLİKASYON ARASINDAKİ AYRIM
Hekimin sorumluluğu açısından tıbbi uygulama hatası(malpraktis) ve komplikasyon kavramları ve bu kavramların ayrılması büyük önem taşımaktadır. Zira, tıbbi uygulama hatası olması durumunda hekim sorumluluğundan söz edilirken, hastalıktan kaynaklanan komplikasyon olduğu takdirde, hekim sorumlu olmayacaktır.
Hekimin sorumlu olmaması için üç şartı yerine getirmesi gerekmektedir57:
- Hekim hastası için gereken ve öngörülebilen önlemleri almalıdır.
- Hekim, hasasını aydınlatmalı ve onun anlayışına sığınmalıdır.
- Tedavi sürecinde müdahalelerde özen göstermeli ve kendi uzmanlık alanınca belirlemiş ve kabul edilmiş kurallara uymalıdır.
Sonuç olarak, eğer hekimin koyduğu tanı doğruysa, tedavi doğru şekilde yürütülmüşse, hekim hasta üzerinde her türlü özeni göstermişse ve önceden öngörülebilen risklere karşı tam anlamıyla önlem alınmışsa, burada malpraktisten söz edilemez ve hekim sorumlu tutulamaz. Aynı şekilde mevcut bilim ve teknoloji vasıtasıyla ortaya çıkabilecek komplikasyon bilinemiyorsa ve yahut bu komplikasyona önlem almak mümkün değilse, yine burada hekimin sorumluluğundan bahsedilemeyecektir. Aksi durumlarda ise, malpraktis meydana gelecek ve hekim sorumlu olacaktır.